Amerika’da geçen dönem verdiğim Türk kültürü ve medeniyeti dersimde bir Fransız ve beş Amerikalı öğrencimle beraber çok farklı bir deneyim yaşadım.

Hem derste kendi kültürümü tanıtmak ve bir de onların hiç Türkçe bilmemesi sebebiyle dersi tamamen İngilizce sürdürmek ilk başta korkutucu ama daha sonrasında çok eğlenceli bir tecrübe oldu benim için.

Ama daha da önemlisi öğrencilerime hayrandım. Bazılarının Türkiye’yle ilgili en ufak bir bilgisi olmamasına rağmen bahsi geçen her konuda eksik ya da doğru bir fikirlerinin olması, paylaşımcı olmaları, dersi ben merkezli olmaktan çıkarıp daha çok tartışma-sohbet havasına sokmaları benim için inanılmaz rahatlatıcı bir faktör oldu.

 

İlk aşamada onların dersteki rahatlıkları, ne yalan söyleyeyim, bana garip geldi. Gerçi Amerika’ya gelmeden önce ve New York’ta yapılan oryantasyonlarda buradaki öğrencilerin rahatlıkları konusunda uyarılmıştık ve az çok hazırlıklıydım bu duruma. Ama ne bileyim, misal bir derste beraber bir Türk filmi izlerken kafamı bir çevirdim ve bir öğrencimin ayaklarını önündeki masanın üstüne boylu boyunca uzattığını gördüm. Anlık bir göz kontağı kurmamızla ayağını indirdi ama ilginçtir bu durum cidden beni rahatsız etmemesine rağmen yüzümdeki şaşkınlık ifadesinden olsa gerek, benim tepkide bulunmama gerek olmadan kendisi yapması gerekeni yaptı zaten.

 

Neyse; kendi dersimdeki öğrencilerin bu katılımcı ve rahat hallerini genellemek için henüz erken olduğundan herhangi bir kanıya varmayı ertelemiştim o zaman. Ama artık 8. ayıma girdim burada ve bu süreç içerisinde hem verdiğim hem de aldığım derslerdeki öğrenci profilinden yola çıkarak ilk baştaki tespitimi onaylayabilirim. Evet hem çok katılımcı, konuşkan hem de çok rahatlar. Peki nedir onları bizden bu kadar ayıran fark?

 

Olayı öyle bilimsel açıdan falan açıklamaya çalışacak değilim, sadece buradaki gözlemlerime göre bir varsayımda bulunabilirim. Bizim kültürümüz korumacı bir kültür. Aile içi ilişkiler genellikle babanın kontrolünde gözükse de asıl kontrol annenin elindedir. Evdeki her şeyi idare eden yöneten aslında annedir. Bir beyin fırtınası yapalım çocukluğumuzdan kalma anne replikleriyle ilgili:

–          Yavrum yaklaşma oraya düşeceksin!

–          Elleme onu, elini daha yeni yıkadım!

–          Ben sana yapma demedim mi?

–          Bir daha yaparsan seni çok kötü döverim.

–          Öyle denmez! Ağzına biber sürerim.

–          Böyle çıplak dışarı mı çıkılırmış, yağmur yağacak üstüne bi mont al! (Dışarısı 25 derece)

–          Sus konuşma, daha çocuksun daha ne anlarsın?

–          Büyüklerin işine karışılmaz…

 

Bu liste böyle uzar gider. Tabi ki söylenen çoğu şey çocukların iyiliği ve zarar görmemesi için söyleniyor. Benim anne babamdan hep duyduğum ve bir süre daha duyacağım bir söz vardır; “Çocuğun olduğu zaman anlarsın” diye. Muhtemelen yine onların dediği gibi olacak. Muhtemelen burada böyle çocuğum olmadan bilmiş bilmiş konuşurken bir evlat sahibi olduğumda toplumun bana yüklediği rolle beraber ben de kendi ebeveynlerim gibi hareket edeceğim çoğu zaman. Ama insan düşünmeden de edemiyor; çocukluğumuzda önümüze koyulan bu engeller ileride girişimci ve katılımcı olmamıza engel olmuyor, bizi korkutmuyor mu?

 

Hava güzel olduğu zaman ara sıra fotoğraf çekmek için dışarıda dolanıyorum. Özellikle mormon tapınağı çevresinde dolaşan aileleri gözlemlemek için bol bol vaktim oluyor. Bazen de tramvaydayken 3-5 çocuklu aileler biniyor tramvaya. Bir görmeniz lazım; bazen ebeveynler hakikaten bu kadar da olmaz denecek kadar rahat olabiliyorlar. Oyun oynarken çoğu zaman çocuğa hiç karışmıyorlar ve ancak kendilerinden yardım istenirse çocuklara karışıyorlar. Web sitemdeki gezi portfolyomda suyun içinde oynayan bir kızın bir fotoğrafı var. Ben üstümde montla otururken, o kızın o suda 45 dakika sırılsıklam oluncaya kadar oynadığını gördüm. Annesi de kenarda hiç tepki vermeden onu izliyordu. Belli bir süre sonra anne çocuğunu çağırdı, kız hiç itiraz etmeden annesinin yanına gitti, üstünü değiştirdi, kendi çantasından sandviçini çıkarıp yedi, suyunu içti ve kalkıp gittiler. O kızın yüzündeki o mutluluk ifadesi benim o fotoğrafta en çok sevdiğim ayrıntıdır. Sanırım bazen anne-baba olarak çocuğumuza sınırlarını öğretirken biz kendi sınırımızı nerede çizmemiz gerektiğinden tam emin olamıyoruz.

 

Peki bu eksikliğin tek kaynağı aile mi? Lisede bir Tarih öğretmenim vardı. Çok asabiydi, her şeye verecek bir cevabı vardı ve çok üzülerek söyleyeyim; çok bilgili olmasına rağmen bir ’eğitimci’ olarak benim öğrencilik yaşantımdaki en büyük talihsizliklerimden birisiydi. Hemen hemen her hafta en az bir kere yaşanan bir örnek vereyim siz gerisini tahmin edersiniz. Yaklaşık 40-50 kişilik bir sınıfta yaşanması gayet doğal olan şeyler bizde de haliyle yaşanırdı. Ödev yapılmaması, sınıfta uğultu olması, sınav notlarının kötü olması vb. Sırf bu sebeplerden, birkaç kişinin yaptığı bir sorumsuzluk dolayısıyla tüm sınıfa tam 45 dakika boyunca ne kadar işe yaramaz, ne kadar boş, ne kadar amaçsız insanlar olduğumuz konusunda hararetli bir konuşma yapardı. Bir yandan nutukları dinlemek zorunda kalırken bir yandan da yumruklarımı sıkarak kendi kendime aslında ne kadar yanıldığını söyler dururdum ama kulakları çınlasın, sıra arkadaşım Serkan dışında hiç kimse söylediklerine hiçbir cevap veremezdik, KORKARDIK.

 

Bir de Din öğretmenim vardı lisede, hemen üstümüzdeki liseden görevli gelirdi bize. Hayatımda yaşadığım en berbat tecrübelerden birini yaşattığı için halen daha kızgınım ona. Sebebi ise bir konuda yorum yaparken Tanrı kelimesini kullanmam olmuştu. Yerin dibine batırmıştı beni, başka dinlerin kullandığı bir kelimeyi nasıl kullanabilirim diye, şu anda bana inanılmaz mantıklı!!! gelen bir açıklama yaparak…

 

Aklıma son bir şey daha geldi, bu sefer üniversiteden… Ama bu hakikaten trajikomik. Okulu bitirmeme iki hafta kalmış. Üniversite kampüsünün içindeki bankaya gidip arkadaşımızı alacaktık. Sıraya girmiş para yatırmayı bekliyordu. Yanına sokulup onu dışarıda beklediğimizi söylerken arkasındaki adam bana sıranın sonuna geçmemi, orada duramayacağımı söyledi azarlar bir ifadeyle. Ben de “Beyefendi sırada değilim arkadaşıma bir şey söylüyorum” diye cevap verince yüzünün aldığı şekli görmeliydiniz. Birden bağırmaya başladı “Sen kime beyefendi diyorsun, beyefendi değilim ben hocayım ben. Terbiyesiz ahlaksız….” Ben ne olduğunu anlamadan dışarıdaki arkadaşlarım kolumdan tuttukları gibi beni uzaklaştırdılar oradan. Ben ne olduğunu anlamaya çalışırken ve haksızlıktan sinir küpü olmuşken bir arkadaşımın bir cümlesi beni sakinleştirmeye yetti. Meğerse o adam eğitim fakültesinin dekanıymış! Güler misin ağlar mısın? Bana yaptığı haksızlığa mı yanayım, o sinirine rağmen kendisiyle ilgili çok doğru bir tespit yapıp beyefendi olmamasını kabullenmesine mi sevineyim, kendi fakültemin dekanını sadece iki kez, bir kez bu olayda bir kez de iki hafta sonrasında kep töreninde kepimin altından çaktırmadan bakarak görmeme mi üzüleyim yoksa bu hocanın asabiyetinin altında ezilen yüzlerce öğrenciye mi yanayım bilemedim şimdi!

 

Çocuk büyütmek ve aynı anda da eğitmek zor iş. Bunu en iyi şekilde gerçekleştirmeye çalışan ebeveynlerin ve biz öğretmenlerin çocuğun özgürlük alanını doğru şekilde çizmemiz ve fikrini paylaşmasını, savunmasını teşvik etmemiz ona gelecekte çok daha güzel kapıların yollarını açacak, kendisine çok daha fazla güvenen bir birey olmasını sağlayacaktır. Çocuklarınızın hata yapmasına, yaptıklarının sorumluluğunu almasına izin verin; emin olun ileride size çook minnettar olacaklar…

 

 

 

EmBaBa